Adolescence, muğlak bir sebep sonuç ilişkisi        

İngiltere’nin kuzeyinde geçen Netflix dizisinin ruhsuz şehrine kuş uçuşu bakıyoruz. Aynı renkte ve boyuttaki evlerin küçük bahçeleri, hapishane avlusu gibi. Kasabayı tek renklendiren, Katie’nin sınıf arkadaşı tarafından öldürüldüğü otoparka onun anısına konan oyuncaklar. Fonda çocuklar, Sting’in “Fragile (Kırılgan)” şarkısını söylese de cetvelle çizilmiş sokaklarda kırılganlığa yer yok. 

Karakol da şehir gibi simetrik. Geri dönüşüm ve metal posta kutuları sıra sıra dizilmiş. Fakat polisler, çalıştıkları bina kadar düzenli ve kontrollü değil. Cinayet şüphelisinin evinin kapısını kırıp ortalığı yıkarlar. 

Okulun renkleri de karakolunkine benzer. Öğretmenlerin verdiği cezalar, öğrencilerin “suçlarıyla” örtüşmez. Tehditle eğitilenler, Katie’nin (Emilia Holliday) katledilmesine kayıtsız kalır. Okulların koktuğunu söyler bir kadın dedektif. Trajediyi umursamayan okul, toplumsal kokuşmuşluğun bir metaforudur. Okulun girişindeki “İçeriye gelin ve geleceği görün.” pankartı ise karanlık geleceğin habercisidir.

Rehberlik öğretmeninin, sınıf arkadaşını tekmeleyen Jade ile yabancı dil sınıfında görüşmesi manidar. Öğrenciler ve hocaların iletişim kuramadığı, sevgi ve saygının kelime anlamlarını yitirdiği okulda ana dilleri İngilizce de yabancı. 

“Katil kim?” sorusu, geleneksel polisiye türünün aksine ilk bölümde cevaplanır. 13 yaşındaki Jamie’nin (Owen Cooper), onunla lunaparka gitmek istemeyen Katie’yi yedi kere bıçaklayışını sorgu odasındaki bilgisayar ekranından izleriz. Failin kimliğini hemen deşifre eden dizideki gerilim, bir çocuğun nasıl katile dönüştüğündeki belirsizlikten kaynaklanır. 

Dizide tek bir sebep sonuç ilişkisi kuramamak korkutucu. Jamie’nin suçunu, istismar ya da travma ile açıklayamıyoruz. Dizi, “Nasıl olsa benim çocuğum şiddet görmüyor.” deyip ileride terör estirmeyeceği konusunda kendimizi kandırmamıza izin vermez. Ailenin, toplumun ve izleyicilerin körlüğüne işaret ettiği için sarsıcı. 

Jamie’nin psikologla çekişmeli görüşmesini anlatan bölüm, sandviç ile başlayıp biter. Doktor, yediği sandviçin yarısını ikram ederek çocuğa adeta bir ortaklık teklif eder. Fakat çocuk, empati oyununa gelmez. Fırtınalı güç dinamikleri, baş döndürücü kamera ile yükselir. Çocuk psikoloğa teslim olup sandviçi yediği anda kadın, “Bu son görüşmemizdi.” der. Jamie hıçkırıklarla “Sen beni biraz olsun sevdin mi? Benimle ilgili ne düşündün?” diye sorarkenki onaylanma ihtiyacı içler acısı. 

Jamie sorguda müşahit olarak neden babasını (Stephen Graham) seçer? Futbol oynayamayan oğlundan utanan babasına ne kadar dayanıklı ve güçlü olduğunu ispatlamak için. Okul arkadaşını bıçaklarken ya da psikoloğu korkuturken aslında babası ve arkadaşları tarafından sorgulanan “erkekliğini” kanıtlamak ister.

Çocukların birbirlerine “ucube,” “kaşar,” “tahta göğüs” demesi, cinsiyetçi söylemlerin topluma nüfuz ettiğinin göstergesi. Cinayeti araştıran dedektif gibi bir çoğumuz ilk defa “istemsiz bekarlık” olarak bilinen incel kültürünü öğrendi. Jamie, en çirkinin kendisi olduğuna inandığı için kızların onunla ilgilenmediğini söyler. Sosyal medyada ve okulda dış görünüşlerinden dolayı utandırılan çocuklar, şiddete başvurarak erkekliklerini ispat etmek ister.

“Yumurta nasıl olsun?” “Sinema mı buz pateni mi?” soruları, mutlu aile tablosu çizer. Hayatına devam etmeye çalışan anne, çiçek alır. Arkadaşının yapı malzemeleri satan bir dükkânda sevgili bulabileceğini düşünür. Oğlu arayıp suçunu kabul edeceğini söylediğinde konuyu değiştirir. “Spor salonunda mısın? Vücut geliştirici mi olacaksın?” sorularıyla geleneksel erkek rollerini telefonda bile dayatır.

Çocukları aileleri mi yaratır? Aile danışmanı çifte, “Sizin suçunuz değil.” dese de “Görmeli ve durdurmalıydık. Biz onu yarattık.” diyerek ebeveynliklerini sorgularlar. Dizi, ağlayan babanın “Üzgünüm oğlum daha iyisini yapmalıydım.” sözleriyle biter. Tesisatçı babanın kamyonetindeki “güvenilir personel” yazısını “sübyancı” ile değiştiren peşin hükümlü toplumda, ailenin sinemaya ya da restorana gitme planları hayalden ibarettir.  

Seyirciyi incel kültürüne karşı uyarırken bir an olsun derinlikten vazgeçmeyen, duygu sömürüsü yapmayan ve yönetmen Philip Barantini’nin tek plan çekimiyle baş döndüren Adolescence’ı mutlaka izleyin. 

About the author

Ayşe Naz Bulamur is a Professor of English in the Department of Western Languages and Literatures at Boğaziçi University, Istanbul. She holds a PhD in Literary Studies from the University of Wisconsin-Milwaukee. She has articles on the works of British, American, and Turkish writers, such as Margaret Fuller, Hannah W. Foster, A. S. Byatt, Edith Wharton, Elizabeth Gaskell, Erendiz Atasü, Theresa Hak Kyung Cha, and Martin Amis. She is the author of Victorian Murderesses: The Politics of Female Violence (Cambridge Scholars Publishing, 2016). Her research focuses on postcolonial theory, urban theory, feminist criticism, and nineteenth-century and contemporary fiction.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

error: Content is protected !!
Verified by MonsterInsights