November 21, 2024

Beckett’ten Lanthimos’a Merhamet Hikâyeleri   

Yorgos Lanthimos’un son filmindeki en büyük tehlike, bilerek ve isteyerek boyun eğilen otoritenin tanrılaştırılmasıdır. Üç farklı hikâyeden oluşan Merhamet Hikâyeleri’nde, şirkette ya da sosyal çevredeki kuralları çiğneyenleri tutuklayacak bir polis ya da yargılayacak bir hâkim yok. Eğitimli ve kariyer sahibi karakterler bile ölümcül ve gelişigüzel kaidelere gönülden bağlı. Patronların ya da tarikat liderlerinin buyruklarına körü körüne uyanlar için merhamet, hiç gerçekleşmeyecek bir masal.

Victoria Dönemi Romanlarında Kadın Katiller

Victorian Murderesses: The Politics of Female Violence başlıklı kitabım, romanlardaki kadın katilleri dönemin ataerkil, etnik, dini ve sınıf ideolojileri ışığında inceler. Thomas Hardy’nin Tess, George Eliot’ın Adam Bede, Mary Elizabeth Braddon’ın Lady Audley’nin Sırrı, Florence Marryat’ın Vampir Kanı romanlarındaki kadınlar; boşanma ve mülkiyet hakları olmadığı için şiddete başvurur. 

Kadın romancıların hayat verdiği emekçi kadınlar

Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne kadın yazarlar, yok sayılan kadın emekçileri kalemleriyle ölümsüzleştirir. Yeni Asır gazetesi yazarı Rebia Arif (1903-1936), Erendiz Atasü ve Ayşe Kulin’in romanları, kadınların tarih boyunca azımsanan fedakârlıklarını görünür kılarken süregelen cinsiyet eşitsizliğine karşı savaşır.

Zavallılar Neden Feminist Değil?

Yorgos Lanthimos’un fantastik dünyası, 19. yüzyıl masallarından beslenir. Uzun saçlarını camdan sarkıtan Rapunzel, bir ölüyü dirilten Victor Frankenstein ve Henrik Ibsen’in Bir Bebek Evi (1879) oyununda çocuk muamelesi gören ev kadını Nora ile film, geçmişi geleceğe taşır. Kibirli bir doktorun ve evde tutsak kadınların hikayelerini hatırlatan film, cinsiyet eşitliği vadeder mi? Orta Çağ şatolarında geçen sahneler, toplumsal ilerlemeye ışık yakar mı? Yoksa asıl ismi Victoria ile Kraliçe Victoria dönemini hatırlatan Bella ve diğer karakterlerle birlikte biz de “zavallı” mıyız?

Milliyet Sanat-İngiliz Romanlarında Aşk Ne Söylüyor?

Biz sanat severler büyülü aşk hikayelerine kapılırız. Esas oğlan ve esas kızın birbirlerine kavuşabilmelerinin cinsiyet, ırk ve sınıf ideolojilerine bağlı olduğunu unuturuz. Genç, yakışıklı ve çoğunlukla beyaz karakterlerin mutlu sonlarına sevinirken evlilik kurumunu belki de fark etmeden kutsarız. Clifford Geertz, Kültürlerin Yorumlanması (1973) adlı kitabında, duygunun doğal ve evrensel değil, kültürel bir ürün olduğunu savunur. Toplum tarafından öğretilen duyguların politikasını tartışır. Jane Austen, Emily Bronte, Charlotte Bronte ve Virginia Woolf’un unutulmaz eserlerindeki aşk teması, İngiltere’nin sosyal ve ekonomik yapısından beslenir.

Ayfer Tunç, Kuru Kız’ın bizi Ushuaia’ya götüremeyen yolculuğu

Edebiyatta mekân romanın anahtarıdır. Hikâyenin geçtiği yer; karakterler, temalar ve semboller ile süregelen bir diyalogdadır. Peki, isimsiz kuru kızın, Anadolu’dan Arjantin’in Antarktika’ya yakın Ushuaia şehrine taşınması romana ne kazandırıyor? Karakter, Ushuaia yerine Avrupa’nın en batı ucu Roca Burnu’na gitseydi hikâye değişir miydi? Sanmıyorum.

Sanat doğal değil kurgusaldır

Biz sanatseverler gerçeklik fantezisine kapılırız. Heyecanla takip ettiğimiz hikayelerin otantikliğine inanmak isteriz. Bu gerçeklik sanrısıyla sinema ve edebiyatta sempati duyduğumuz karakterlerle birlikte ağlar ve güleriz. Oysa sanatın İngilizcesi “art,” yapay anlamına gelen “artificial” kelimesinden gelir. Sanat doğal değil, kurgusaldır. 

Selcen Ergun, Kar ve Ayı’nın Karanlık Beyazlığı

Filmin tüyler ürpertici açılış sahnesinde, uçsuz bucaksız ve karla kaplı bir ormanın virajlı yollarında dönen bir arabanın peşindeyiz. Henüz arabada kimin nereye gittiğini bilmediğimiz sahnedeki beyazlık gözümüzü kamaştırıyor. Dönemeçleri izleyerek ormanın büyüsüne kapıldığımız sahne, bana William Butler Yeats’in İkinci Geliş (1919) şiirinde, döndükçe büyüyen ve okuyucuyu içine çeken girdabını hatırlatıyor.

error: Content is protected !!
Verified by MonsterInsights